Buradasınız

"Akhisarlı Şeyh Isâ Menâkıbnâmesi"nin Neşri Münâsebetiyle

Journal Name:

Publication Year:

Author NameUniversity of AuthorFaculty of Author
Abstract (Original Language): 
Sezai Küçük, Ramazan Muslu; Akhisarlı Şeyh Isâ Menâkıbnâmesi, Sakarya Mayıs 2003. Menâkıpnâmeler, sadece tasavvuf tarihi açısından değil, dinler tarihi, din sosyolojisi ve psikolojisi, edebiyat, tarih, sosyal tarih, kültür tarihi, halk bilimi gibi farklı disiplinlerin yanında, yazıldığı devrin dil Özelliklerini yansıtması bakımında da dil tarihinin inceleme alanına giren ve çeşitli yönleriyle değerlendirilmesi gereken önemli eserlerdir. Aslında "övünülecek güzel iş, davranış" anlamına gelen menkabe ve bu kelimenin çoğulu olan menâkıb, benzer konularda yazılan ve "fazilet, keramet, tezkire, vilâyetnâme, hattâ 4abakât, reşehât, nefehât ve makamât" gibi farklı isimlerle anılan, Hz. Ali'den başlayarak İmâm-ı Azam gibi din büyüklerinin, Mekke, Medine ve Kudüs gibi şehirlerin, bazen ünlü bir tarikat şeyhinin veya bir tarikatın(Mevlânâ ve Mevlevîlik gibi), bazen de çeşitli devirlerde yaşayan farklı tarikatların ve şeyhlerin (Nefehâtü 'l-Üns, Reşehât gibi) keramet ve faziletlerinin (övülerek) anlatıldığı bir türdür1. Yaygın bir şekilde terim olarak "süfîlerde ortaya çıkan harikulade olayları ve kerametleri anlatan küçük hikâyeler" anlamına kullanılmaktadır. Türk kültüründe çeşitli yüzyıllarda pek çok örneğine rastladığımız ve çeşitli bilim adamlarının farklı yönleriyle değerlendirdikleri, bir kısmı daha önce yayınlanan, Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Velî, Kaygusuz Abdal, İbrahim Gülşenî, Akşemseddin gibi önemli sûfîler hakkında yazılan çoğu yayınlanan menkıbe kitaplarından sonra bir tanesi daha neşredildi: "Akhisarlı Şeyh Isâ Menâkı bnâmesF. Eser, 2003 yılı mayısında Sakarya'da Aşiyan yayınları arasından basılmış. İçindekiler ve Önsöz'den sonra menkabe, Şeyh îsâ (1447¬48/1530-31) ve İbn-i îsâ'nın (1496-7/1556-7?) hayatı, silsilesi ve eserleri ile bunlar hakkında yapılan çalışmalar ve menâkıbnâme konusunda 17 sayfalık bilgi verilerek menkıbelerine geçiliyor. Eserin 18-255 sayfaları arasında Şeyh İsa'nın toplam 155 menkıbesine yer veriliyor. Kitabın metninin, "iki nüshanın karşılaştınlmasıyla ve dilinin orijinalliğine mümkün olduğu kadar sadık kalınarak ortaya 1 Haşim Şahin, "Menâkıbnâme", DİA, C. 29, sl 12, Ankara 2004. K.Erdoğan / Akhisarlı Şeyh îsâ Mcnâkıbnamesi"ıün Neşri Münâsebetiyl konulduğu" (s.VI) belirtilmektedir. Metin içindeki bazı terim ve anlaşılması güç kelimeler dipnotta izah edilmiş ve okuyucunun dikkatini çekmek için aslında olmadığı hâlde başlıklar konmuştur. İlk menkıbeye (s. 18) "Fasıkm tevbesİ ve şeyhin ilk yolculuğu" başlığı konulmuş. Özetle günahkâr birinin İbn-i îsâ'ya gelerek "Bir rüya gördüm bana tevbe ver."demesi ve rüyasında başında şapkayla kendisini kâfir, şeyhe gittiğinde ise onu işkembeci olarak gördüğünü, ancak işkembeleri yuyup pişirmediğini söylemesi ile başlar. Bunun üzerine mesajı alan şeyh: "Senin dışın harab, gel gör ki benim dışım ma'mûr, içim harab. Ben bu karnımı ne vakit arıtayım ve puhte eyleyim2", (pişireyim) der ve âh ederek kendini yavı kılar (kaybeder, bayılır.) Fâsık kıyafetinde gelen bu kişi, belki de onu irşat etmek isteyen Eşrefzâde'dir ve şeyhi böylece ikaz etmiş olmalıdır. Böylece eksiğini tamamlamak ve içini antıp pişirmek için, tarikat edebince, eski şeyhinden izin alarak, Kayseri'de İbrahim Tennurî oğlu Şeyh Kasım'a bağlanmak için sefere çıkmasıyla esere başlanır. Birinci menkıbe eksiğini ve kusurunu bilme fazileti olmalı ki, hakikat arayışına buradan başlanıyor. İkinci ders, o yalın, fakat mecazlı üslubuyla çok güzel ifade edilen, sûfî bir kadından alman derstir. Kadın, namazda Şeyh İsa'ya uymamış ve sebeplerini de üç maddeyle açıklamıştır. Sayfanın altındaki (s.21) dipnotta ise remz ile "Karıcıktan murad kalb, (...) karından murad sıfat-ı nefs, ere varmaktan murad da mürşid-i kâmil huzuruna varmak" olduğu, kısaca izah edilmiştir. Üçüncü menkıbe belki de o zaman Türk çocukları arasında oynanan ilginç bir oyunla başlar (s.22) : "Bir alay oğlancıklar bir koç boynuzun ortaya alup çomaklarla dövüp oynarlar" Oyunu yorumlayan bir derviş, şeyh İsa'ya: "Eşrefzâde (...) sana ermese tarikat küfründe kalır, hakikat-ı imanı kande bulurdun? Böylece "efal-i mezmûmen ahlâk-ı mahmûdeye tebdil olamaz, kesâfet-i kesret letâfet-i vahdet bulamaz işkembecilikte kalır, (...) koç olsan etin geç pişer ve akıbet başının kemiğini döverlerdi" der. Bu şekilde 155 menkıbede farklı konularda, şeyhin çok" değişik keramet ve faziletlerine yer verilir. Meselâ bunlardan 15. menkıbede (s.46) şehrin dışında taşlı bir yoldan geçerken, şeyhin yolun kenarına nişan taşı diktirerek "İmdi ol nişanı kangtmız çok urur, görelim" diyerek bahaneyle yolun taşlarını temizletmesi, ilginç olduğu kadar zekice ve çevreci bir davranıştır da. Nitekim bunu anlamayarak, oyun sanan ve bu yüzden tenkit eden birine "Her oyun böyle olaydı kıyamet gününün sualine cevab virmek âsân olurdu" der. 2 Yazıda, kitaptan yapılan alıntılarda kitabın imlasına uyutmuş, ancak gerektiği yerde cümleye müdahale edilerek bazı kısaltmalar yapılmış ve anlam bakımından bazı düzeltmelerde bulunulmuştur.. 90 Sosyal Bilimler 3/2 (2005) s. 89- 98 Eser; Eğe ve Manisa çevresindeki yer isimleri, dönemin sosyal ve kültürel yapısı, gelenek ve görenekleri, ağız özellikleri ve dili ve bir çok bakımdan değerli malzemeler taşımaktadır. Çeşitli mesleklere, özellikle kadılık, müderrislik ve naiblik mesleğine bakış açısı yönüyle de incelenmeye değer. Bu cümleden olarak şeyh, kadılık ve naiplik mesleği hakkında ciddî tenkitlerde bulunurken, müderrisliği bunlardan ayrı tutar ve tavsiye eder. Osmanlı ve geleceği ile ilgili değerlendirmeleri de ilginçtir: Menkıbeye göre Sultan Süleyman zamanında Rodos'un fethi için şeyh de davet edilmiş ve Osmanlı'nın geleceği konusunda cifır ve ebcedle bazı işaretlerde bulunmuştur. Kitapta onlarca rüya ve bunların bir kısmının yorumları da bulunmakta ve rüyanın bir eğitim ve irşat aracı olarak kullanılması da dikkatlerden kaçmamaktadır. Atasözlerini ve deyimleri güzel ve yerli yerinde kullanması bakımından, canlı ve kıvrak Türkçesi ile de övgüye şayan bir özellik taşıyor eser. Şu kısa pasaja bakın: "Bir kişi geldi eydür: Sultanım halkın elinden âciz kaldım. Daim bana bühtan idüp her meclisde zemmim iderler. Hâlim n'olur? Hazet-i şeyh eydür: Yerme, yerilme, yoldan ırılma, tayranın düşür. Doğru giden dağ aşar. Yerme yermesünler. Urma urmasunlar. Kendi dilin tut, ilin sözün yut"(s.!67). Menâkıbnâmede, sünnî tasavvufun namaz, oruç gibi dînî emirlere bağlı tutumu, Kuran okumanın fazileti, kadın erkek ilişkileri, oğlan çocuğu olması ve çocuğun ölmemesi için dua, kabir ahvâli, çeşitli tasavvufî terimler, Müslüman olan gayr-i müslimler ve vah udi genci, tüccarlar ve denizcilerle ilgili menkıbeler, şeyhin Hac, Aydın, Musul, Hemedan ve Bedahşan seyahatleri, afyon yiyiciler ve şeyhin tavrı gibi çok faklı konularda menkıbeleri, nasihat ve görüşleri bulunmaktadır. Afyonla ilgili menkıbede, afyon tiryakilerine ders verirken afyonun insanın tabiatını, hayvan tabiatına değiştirdiğini, dînî ve aklî delillerle anlatarak onları ikna eder. "Nohut miktarı afyon" (s.221) başlıklı menkıbede ise şeyhin çürüyen dişinin sızısını dindirmek için birinin tavsiyesiyle dişinin oyuğuna afyon koyması anlatılır. Sonuçta kalbi ağrıyınca yakılarla kusarak kurtulur ve "Ol afyon boğazıma gittiği günden beş güne varınca ibâdetimin lezzetin ve nûrâniyyetin bulmadım" der. S.220'deki menkıbe de, afyon yiyenle ilgilidir ve afyonla hayâl (halisünasyon) gördüğü, afyon yiyenin on gün aklı başına gelmediği ve kırk gün hayâl gördüğü ve şeyhin, onun rüyalarını on yıl soma ancak tabir ettiği anlatılır. Bu afyon menkıbelerinde, herhalde yörede bir kısım insanlarda o zaman, zevk ve tedavi ile başlayıp tiryakiliğe dönüşen bir alışkanlık söz konusu edilmektedir. 91 K.Erdoğan / Akhisarlı Şeyh îsâ Menâkıbnâmesi"nin Neşri Münâsebetiyle Şeyhin hayvan sevgisini anlatan menkıbe (s.197) ise Bursa'daki Geyikli Baha'yı hatırlatmaktadır: Kış ortasında karların altından ot toplayarak geyikleri beslemiş, bir geyiğin yavrusuna da üç ay bakarak tekrar anasına kavuşturmuştur. Bu arada birisi Hacı Bayram'ın menkıbesi olarak anlatılan birbirini seven fakir iki gencin (nişanlı) çeyiz parası toplanarak evlendirilmesi (s.42) ve geçimsiz çiftlere yardım etmesi gibi olaylar, tasavvufun sosyal hadiseler karşısındaki davranışını göstermesi bakımından dikkate değer. "Tanrı Türkçe bilir mi" (s. 154) ilginç başlığıyla sunulan menkıbe, başlığıyla doğrudan ilgili olmayıp böyle bir soru soran müslüman kılığmdaki bir gayr-ı müslimin, şeyhin kerameti üzerine müslüman olmasmı anlatmaktadır. Eserde en çok yer verilen konu ise, kabir azabından sakındırma ve ibâdete teşvik için anlatılan menkıbeler olmalıdır. Meselâ 147. sayfadaki "Kabir azabı" başlıklı menkıbe, altın ve gümüşleri boynuna takındığı hâlde zekâtını vermediği için kabirde boynuna yılan dolanan ve komşusuna ateş vermediği için 80 yıldır ateşte yanan kadının durumunu, şeyhin müşahede ederek anlatması ve duasıyla bu azabdan kurtulması üzerinedir. Bu menkıbelerde, azabın şekli ve sebebi üzerinde ayrıntıyla durularak okuyucu ve dinleyiciye ders verilmek amaçlanır. Bu menkıbelerde pek çok yerde tasavvuf! terim ve tabirlere temas edilmekte, yeri geldikçe açıklamalar yapılmaktadır. Bunlar başlı başma araştırma konusudur. Yine tarikat aleyhindekilerin durumları da bu menkıbeler içinde yer almaktadır. S. 29'daki "Pilav düşmanlarını görün" başlıklı menkıbe, tasavvuf mensupları ve kurumları aleyhindeki meskenet yuvası, tüketici gibi tenkitlere bir cevap gibidir. Neticede şeyhin kerametiyle bu sözü söyleyen pişman olduğu gibi, menkıbenin devamında, altını kaybolan kimselerin dervişleri hırsız sanması ve sonucunda kerametlerle altının yerinin bulunması da anlatılır. S. 241-2'de Bir tarikat kisvesi olan taç, hırka ve abanın anlatıldığı menkıbede, bazı tarikat mensuplarına eleştiriler de getirilir: "Yalan şahidler sûfî suretine girer oldular. Nolaydı zamane beyleri emr ide idi, sûfî libasluların şehâdeti mesmû olmayaydı. (...) Zîrâ sûfî değil iken sûtîlik da'vasin eylerler kâziblerdir. (...) Husûsâ bunların ekseri raks idicilerdir ve mugannilerdir". Menkıbelerde dikkat çekilen bir husus da yalnızca zahiri bilgiyle ve iyi niyet olmadan tasavvuf! eserlerin tam anlaşılamayacağı keyfiyetidir. Böyle birisinin dergâha gelerek namaz kılmayıp zikri etmeyerek çeşitli divan ve risalelerden bilgisine delil getirmesi üzerine İsa efendi der ki: "Şeyyâd olmuşsun. Kuru efsâneden ne hâsıl? Hani senin tahsilin? Kendi sözün varsa anı söyle. Ol divanlar ve risaleler rumuzdur ve muammâdır, müevveldir. Ekserinin ma'nâ-yı zahirîsi şer'a tatbik olmaz. Anların gibi risaleye ve divanlara ulemâ-yı 92 Sosyal Bilimler 3/2 (2005) s. 89- 98 zahir nazar iderse sahibine münkir olur, avam nazar iderse mülhid ofor.w(s.240) Hazine arayıcılığı, taun ve üzüm bağı ile ilgili menkıbeler, hemen her devirde olan tarihî eser ve hazine arama merakını, bulaşıcı hastalıklardan ölenlerin o çağdaki durumunu, üzüm bağı ise bölgede eskiden beri bağcılığın yaygın olduğunu göstermektedir. Bu sondaki menkıbe (bağ s.99-100) tasavvurun mecazî dili bakımından da ayrıca değerlendirilmelidir. "Eden Bulur: Kuş ve Yılan" menkıbesi de çeşitli yerlerde benzerlerine rastlayacağımız güzel bir hikâye kılıfı içerisinde ibret ve hikmetle işin sonuna nazar etmeyi öğütleyen, aynı zamanda çevreci bir menkıbedir: Yılan kuşun yavrusunu yemiş, ancak kendisi de leyleğe av olmuştur. Kuşun yavrusunu yediğinde yılanı öldürmek isteyen dervişe şeyhin tavsiyesi, yılan bile olsa hiçbir canlının öldürülmemesi yolundadır. "Çünki "ol da kendi dilince Allah Teâlâ'yı zikr ider. Eğer kâdir olabilirsen ölüyü dirilt. Eğer kadir olamazsan hiçbir diriyi öldürme" (s. 104). Menkıbelerde mahallî yemeklerden ve Türk yemek kültüründen de izler vardır. Yağlı pide ve keşkek bunlardan ikisidir. Menkıbelerde, âlem-i kübrâ ve suğrâ (s. 155) gibi, insan ve Allah ilişkisi (s.256) gibi tasavvuf felsefesinin bazı meseleleri ile kaderiyye mezhebi (s.203) gibi akaid konuları üzerinde de durulur. Gerek şeyhin hayatı etrafında, gerekse devrin sosyal hadiseleri çevresinde XVI. asrın sosyal ve siyasal manzarası da eserde konu edilir. Hayatıyla ilgili bazen ayrıntılı biçimde yıl yıl, hattâ ay ay tarih verilerek ne yaptığı ne ettiği, nerelere gittiği, kimlere hilâfet verip kimlerle evlendiği tek tek yazılmıştır. Tarihî hadiselerle ilgili ise Şeytankulu İsyanı, Rodos'un fethi, Şehzâde Mahmut'un ölümü, deniz ticareti ve deniz savaşları, değeri düşük akçelerin piyasada tedavülü... gibi çeşitli konular bulunmaktadır. Akhisarlı Şeyh îsâ'nın menkıbelerinde, bu menkıbeleri yazan oğlu İbn-i îsâ'nın, dil ve edebiyata vâkıf, esmâ-i hüsnâ, havas, cifr, veflt ve kıyâfetnâme... gibi farklı konularda da bilgi sahibi olduğu anlaşılmaktadır3. Bu menkıbelerden bir-iki örneği kısaltarak buraya almak istiyorum: "Mâsivâ sıkleti" başlığıyla anlatılan (s. 180) menkıbeye göre Şeyhin "Menteşe ilinden alup getirdiği hatun, şeyh hazretlerini incitti ve muhkem hatırına dokundu" Bunun üzerine dervişi Kara Ahmed'e "Tamı yakası avrat beni yaktı. Var şol çalı evin içinden birkaç kitapla bir seccadem var getir, bir tenhâ ağaç dibinde yatayın der ve dervişle musahabete başlar". Şeyhi inciten hatun da, akşam olduğu hâlde huzursuz olup yemek pişirmediği için kadının cariyesi 3 Hayatı, eserleri ve hakkında yazılan yazılar ve yapılan çalışmalar için bkz. C. Kurnaz- M. Tatçı, "İbn-i îsâ", DİA, C.20, s. 91- 92. 93 K.Erdoğan / Akhisarlı Şeyh isa Menâkıbnâmesi"nin Neşri Münâsebetiyle yemek pişirmek amacıyla ateş yakar. Evden çıkınca çalılar tutuşur ve yangın çıkar. Yaylakçılar gelip de ateşi söndürene kadar her şey yanar. Dervişin "Sultanım od tutuşdu n'eyleyelim" sorusuna "Ko yansın mâsivâdır. Kayırma. Hammâl gibi yüklenip yürümekten kurtulduk" der. Yine dervişin, "hazretünüzde bu denlü gadab gördüğümüz yoğ idi ve bu ateş gelüp bu kadar ziyan itti yine bî-huzûr olmadınız" sorusuna da "Ol gadab mâsivâ sıkleti idi. Şimdi yükümüz yiynildi (hafifledi). Bi-hamdillah ferahız" diye cevap verir. . "Köpeğin hasletleri" başlıklı (s. 176) olanda ise Cuma namazına giderken yolda çok ürüyen bir köpeği dövmek isteyen dervişe "Urma bu kelb kadar sende istikâmet ve gayret ve sabır ve teslim yoktur" der. Sebebini soran dervişe de "Bu kelb şimdi bize ürdü ki, efendim ile âşinâ olmadm (olmadan) evi yanına niçin gelirsin, dir evini insandan korur. Senin gönlün efendin evi değil midir? Her gün şeytan yakın gelir gafilsin. Kelb gibi hâzır olup koruyamazsın. Ve kelbi efendisi dövse, belki bir ayağını kırsa, küsüp gitmez. Sizden birini şeyhi incitse katıca bir kelam söylese (...) küsüp gidersiz.." diyerek ders verir Menkıbelerde bunlara benzer onlarca konuya temas ediliyor. Dönemin kültürü, tarihi, fikrî hayatı ve edebiyatı ile ilgilenenlerin bu eseri, mutlaka okuması gerekir diye düşünüyorum. Eserin dili ise, yukarıda kitaptan yer yer alıntıladığım kısa cümlelerden de anlaşılacağı gibi, yüzyılın yalın ve sade halk nesrinin tipik bir örneğidir. Ancak ne var ki belki aceleyle neşr etme isteği, belki de dikkatsizlik ve özensizlik sonucu, gözden kaçan okuma hataları, fazlaca göze batıyor. Keşke bunlar da olmasa ve eseri daha bir zevkle okusaydık diyesi geliyor insanın. Bunu gidermek ve ilerdeki baskılarında daha özenli bir neşir ve inceleme için yardımcı olma dileği ile yanlış gördüğümüz bir kısım (tamamını göstermek eseri hem yeniden neşir gibi olur hem de yazma nüshalarını gözden geçirmekle mümkündür. Bizim yaptığımız, okuma sırasında konunun gelişinden, yazma nüshalar yanımızda olmadığı hâlde, metni anlam bakımından düzeltmekten ibârettir.) kelimeleri ve tamlamaları aşağıda liste hâlinde vermeye çalıştık. Bu tavrımızın yanlış değerlendirilmeyeceğini umarak naşirleri bu çalışmalarından dolayı kutluyor ve daha dikkatli bir neşrini, metnin tematik incelemesi ile birlikte yine kendilerinden bekliyoruz. 94 Sosyal Bilimler 3/2 (2005) s. 89- 98 Tarafımızdan yapılan bu kısa inceleme ve tanıtımda, düzeltmeler metni okurken sayfa sayfa yapılmış4, sebep ve sonuçlarıyla ayrıntılı, bilimsel imlâ ve neşir için yapılan tenkitten çok, dil ve anlam bakımından düzeltme gereği üzerinde durubnuştur. Bilimsel neşrin gereği ise elbetteki izahlardan varestedir ve problemin en etkili çözüm yoludur. Hiç olmazsa anlamına dikkat ederek yeni bir baskısı ve bir halk (popüler) neşri yapılmalıdır. Buraya kadar eserin içerik yönünden bir tanıtımını yaptık. Şimdi eserin ilk neşrinde naşirlerin gözünden kaçan noktalan, okumadan kaynaklanan yanlışları uzun bir liste hâlinde, yeri geldiğinde parantez içinde bazı açıklamalarla birlikte sunuyoruz: si. iyder: eydür (der, söyler anlamındaki bu Türkçe kelime ilerdeki sayfalarda da yüzlerce defa bu şekilde ve nâdiren de (s.217/1 )"eyitti" şeklinde doğru ve çekimli olarak bulunmaktadır. Yüzlerce kez geçtiği için tek tek sayfa sayfa gösterilmesine gerek duyulmamıştır. ; s.15/2 siphir: sipihr, 15/3 bâtın-ı evvel: bâtın ve evvel, 15/6 Hâtim'ün-Nebî: Hâtemü'n-nebî, 15/7 derûn-ı bî-nihâye: dürûg-ı .., 15/11 menba'i-: menbau'l-, 15/12 ve'l-me'ânîn-i: veM-me'ânî; s.16/5 kidevüz: gidevüz, 16/19 tecellî zât: tecellî-i zât, 16/26 durup: turup (bu kelime de Türkçe "ayağa kalkmak" anlamına olup kitapta onlarca defa geçmektedir. Kelime çekimli hâlde de bulunmakta ve "örü turmak" ve s.242/9 "toru (doğrusu turu) gelmek" şeklinde de geçmektedir. ; s. 17/7 nefsin anın nefsine: nefesin anın nefesine, 17/18 sırrına ir, gör ki: burada ikinci kelime "irgürmek" ulaşmak, ulaştırmak anlamına da olabilir, aslına bakılmalıdır. ; s. 18/10 karınımı: karnımı, s. 18/12 yâvî kıl-:yavı kılmak kaybetmek, yitirmek anlamında Türkçe, s. 18/19, s.45/18 sâhibi-i gülzârdır: sâhib-i Gülzâr'dır. ; s.19/3 gördü ki: gördüği; s.22/9-10 kesâfet kesret-i letâfet vahdetini: kesâfet-i kesret letâfet-i vahdetini; 22/18 ol ârâdan: ol aradan ; 24/28 (dipnot) tununa: tonuna (don, kıyâfet); 27/30 sürûr-ı kâinat: Server-i kâinat ; Önceki sayfalarda (s.25/1,4,9 s.26/10, 20) ve bu sayfada s.27/12,20,31) bulunan Hazreti kelimeleri anlam bakımından ancak hazret-i şeklinde doğru olur. s.27/32minî:minnî ; Bu sayfadaki (s.27/3) durdu kelimesi de pek çok yerde geçtiği ve dipnotta verildiği gibi (ayağa) "kalkmak" anlamına olup öbür durmaktan ayırmak için turmak şeklinde yazılmalıdır, s.28/3 tahrîr-i 4 Burada ayrıntılı bilimsel bir tasnife girilmeden, önce kelime ve tamlamanın sayfa numarası, sonra da satırı yazılmış, ardından bizce yanlış olan kelime, tamlama veya ibare verilerek iki nokta üst üste konulduktan sonra doğrusu kaydedilmiştir. Aynı sayfada birden fazla hata olduğu zaman kelimeler virgülle, başka sayfaya geçilmiş ise noktalı virgülle ayrılmıştır. Yapılan yanlışlıklarda, k, g, n ve nazal n gibi üç şekilde okunabilen kef ile, Türkçe kelimelerde Tarama Sözlüğü gibi en temel kaynaklara bile bakılmaması, anlama hâkim olamama, tamlamalara, dit ve imlâya dikkat etmeme, acelecilik, özensizlik ve dikkatsizlik, kontrol eksikliği gibi çok değişik sebeplerin rol oynadığını zannediyoruz. 95 K.Erdoğan / Akhisarlı Şeyh İsâ Menâkıbnâmesi"nin Neşri Münâsebetiyle kal im: tahrîr-i kalem ; s.31/11 enva' ta'zimât: envâ'-ı ta'zîmât ; s.36/15 envâ' ta'zimet: envâ'-ı ; s.40/1 (s.82/5,6, 84/31'de de aynı) Kürdüs: "Gördüs (Gördes)" olmalı ; s.42/2 atım öldükte: atam öldükte (atla ilgisi yoktur.); s. 45/13,17'deki Kiylânî ve Bekpazarî de Giylânî ve Beypazarı yazılsa daha iyi oIur.s.46/3 gangımız: kangımız, s.46/17 katî gülmeye: karı (çok) gülmeye ; 47/10 deyûb: deyüp veya modemize ederek deyip denilebilir; 48/14 darîğ itmeyeler: diriğ itmeyeler; s.49/13 geçtiği: göçdüği ; geçtikten: göçdukden (bilimsel imlâyla yazılacaksa, doğrusu vav'la ve dal'la yazılmasa bile, anlam gereği ve dil imlâsına göre yazılmalı) ; s.50/24 geçtikten: göçtükten (eğer günümüz Türkiye Türkçesi ölçü alınacaksa) ; s.50/1 ars eyler: herhalde îrâs eyler demek istiyor. ; s.51/5 katî katî söylemeye: katı katı... (çok veya şiddetli, sert, haşin anlamına) ; s.52/30 yekreği: yeğreği ; s.54/20 hazr idecek: hazer .. ; s.55/4 Hâlik-i âlem: halk-ı âlem ; s.55/23 âb-ı rûy: âb-ı rûyı ; s.56/18 ıssîler ile salalar süre: assılar ile..(kazanç, kâr); s.57/4 keyin: gin (geniş anlamına, az ilerde vüs'at kelimesi de kılavuzluk ediyor) ; s.60/5 diliyle şerh-i takrir: dil ile şerh u takrir ; s.61/15cenkâne: cingâne (Çingen) , s.60/25 i'rân: a'râf (anlamca, cennet ve cehennemin yanında "a'râf" olmalıdır. Yazıda fe'nin başı muhtemelen küçük olmalı.) Devamındaki (s.61/26) "i'rân-ı cahîm" de a'râf u canim olmalı. ; s.62/8 nusûhleyin: nasûhlayın (bu sayfada 18. satırdan 24'e kadar olan kısım da manzum olup yukarıdaki gibi manzum yazılsa iyi olur. ; s.64/5,7 yumurtanın yiden olması : yiydin olma, bozulma kokma (Türkçe); s.67/5 envâ': envâ'-ı ; s.67/17 yetlü: yatlu (kötü anlamına Türkçe) ; gıbel-i Hak: kıbel-İ Hak (yazı veya ağız özelliği ile gayn'la yazılsa bile halk neşri yapılıyorsa böyle olmalı. Yok eğer bilimsel neşir yapılıyorsa zaten çeviriyazılı metinle verilir.) ; s.69/11 uştulanüştüler (üşüşmek), s.70/7 ol rü'ya ki giren: ol rüyana giren ; s.75/11 dışın hûş: dışın hoş, s.75/26,27 ir gör-: irgürmek (eriştirmek) ; s.76/23 bu niceleyin: buncılayın, s.76/24 iyine:işine ; s.78/12 halat kelam: ya galat kelam veya halt-ı kelâm olmalı. ; s.79/1 öz olmadı: uz olmadı (uzlaşmak, güzel geçinmek), s.79/3 kûsuli oldular: küsüli (küsülü) ; s.81/5 yini: yukardaki (2. satır) gibi "yiyni" olmalı ; s.82/22 kırüb: kırup (b ile biten Türkçe kelimeleri p ile yazmalı aynı şekilde s.83/19 deyûb: deyup veya deyip) ; s.84/27 ubudî: ubûrı ; s.86/1 dilin itme: dilek itme ; s.87/ 8 deveye kelb urmuşca gelmeye: deveye kelb ürmişce gelmeye, s.87/16 dir görsünler: dirgürsünter (diriltmek, ihyâ) ; s. 89/34 köğnü yok: köyneği yok ; s.91/8 hayır mukaddem: hayr-makdem, s.91/12,18 dilen ittim: dilek ittim ; s.92/4,7 şeytan kulu: Şeytankulu (isyanı) ; s.102/9 kuvarın: kovarın, s.102/16 emrâd-ı ma'nevî: emrâz-ı ma'nevî ; s. 103/5 göklesine: gölgesine ( ağız özelliği ve yanlış yazım da olabilir) ; s. 105/30 Öğün anlar sevkın yoklar yok âdem: Önün anlar sonun yoklar yok âdem (Anlamlı mısra 96 Sosyal Bilimler 3/2 (2005) s. 89- 98 iki kelimeyle nasıl anlamsız hâle gelmiş.) ; s.107/11 öpsem otursam: epsem otursam (Türkçe sessiz), s. 107/ yüzüm duymaz: yüzüm döymez (Türkçe dayanma, tahammül) ; s. 108/13 dimek: dimen ; s. 109/7 iken: inen (Türkçe çok, pek, daha çok), s. 109/19 ersin: erisin ; s. 112/3, 113/1 hucb, devâir-i insan: hucub-ı? ; s. 118/4 düğer: döğer, s. 118/5 islemedi: eslemedi (dinlemedi, kulak asmadı); s. 120/25 isek: isen ; s. 122/7, 129/4 yürken: yurken, yüdüler: yudular, yüdünyudur s.l22/20,21, s. 161/3, s.210/başlık Yüyümyuyun (u ile ü'yü aynan bir işaret mi var?); ârik: arık (zayıf, cılız); s.123/12 kondi: kondı, köçdi: göçdi (bir alt satırda göçdü) ; s.126/11,19 kıbeli Hak: kıbel-i Hak, s.126/13 tenbiye eyle: tenbih eyle, s.126/14 kider ver-: keder vermek (ya yanlış harekeleme var veya ağız özelliği ile böyle yazılmış olmalı), s. 126/17 sıydımsa: sıdımsa (ye'nin üstünde cezm yoksa), s.131/4 sıyarsır ; s. 127/16 egerçe: eğerçi ; s.131/17 etmeyecek: itmeyicek (etmeyince), s. 131/18 kâlânî: kalanı ; s. 136/10, 13 yetlü:yatlu (kötü, uğursuz, fena) 137/2 gîr u: girü ; s. 143/13 dekşirdim: değşirdüm (değiştirmek anlamında Türkçe); s. 150/7 törî geldi: tun geldi (kalkmak), 150/22 selâmet-berle selâmet birle (ile); s. 152/7 vücûd-ı: vücud, s. 152/19 sıydık:sıdık (kırmak anlamına T.); s. 159/3 iz urtula: iz örtüle ; s. 163/3 hekim çadırı: hüküm çadırı? (aslını göremediğimiz için emin olamıyoruz. Kef le mim arasında ye varsa yazılan doğrudur, ve bu hâlde ilginç bir durum ortaya çıkar: Acaba o zamanlarda böyle bezden çadır kurarak tedavi için gezen seyyar hekimler mi vardı? Hüküm çadırı olursa o zaman nasıl yorumlanacak. Göçebelik nispeten devam ettiği için çadırlarda mı muhakeme yapılıyordu? Bunları söylemek için başka bilgilere de ihtiyaç duyulmaktadır. Görüldüğü gibi bu küçük ayrıntılar bile önemli olup anlamı değiştirmektedir. S. 165/6 evlenmen: evlenmek ; s. 175/11 ögenleri.. ögüb: onanları..onup (zaten aynı satırda ve 16. satırda onmak fiili geçmektedir.) ; Aynı sayfada "itdim", "idem" (s. 175/3,4) yanında (175/6,7) "etmeyince" (bu tip kullanımlar pek çok yerde var) kullanımı kafaları karıştırmakta ve eserde bir imla birliği olmadığını göstermektedir. ; s. 176/2 urdu: ürdi (köpek söz konusu olduğuna göre); s. 179/3 (dipnot metni) etin: anın (Burada nun'un noktası biraz dağılarak te gibi yazılmış olmalı. Yoksa şeyhin hatunu eti için alması gibi çok garip bir durum olur.) ; s. 180/24 yinildi: Doğrusu "hafifledi" anlamına "yeynildi (harekesizse) veya "yiynildi" dir.; s.l81/18 Arabî ve Acemi ve Rûmî kelimeleri anlamın düzelmesi için uzatmasız olarak Arabi, Acemi ve Rûmi olmalıdır. ; s. 182/20 leş öger kuzgunlar: leş unar (ummak, beklemek anlamına) ; s. 195/4 Gayr-l: gayrı ; s.197/20 sığdı:sığadı ; s. 198/4 uğurîlik: uğrulık, s.199/7 uğrisin: uğrısın, 240/26 uğurladı: uğruladı ; s.205/4 duruşanlardır: dürişmek (sözlükte çalışmak, çabalamak anlamındaki bu kelimenin "duruşmak" şeklinde kaf lı kalın yazımı varsa da kaf olmadığı zaman K.Erdoğan / Akhisarlı Şeyh İsa Mcnâkıbnâmesr'nm Neşn Münâsebetiyle her halde ince okunmalıdır. ; s.209/21 sağce: sağca, s.209/22 anası: anası, s.209/23 anadan azmaz, atadan azmaz: anadan azar, atadan azmaz (bir üst satırda anası kelimesindeki elifin üstünde uzatma olduğu için "ânası" şeklinde yazılmış olmalı. Buradaki "azmak" fiili de öyle olmalı. Ama Türkçe kelimeleri böyle uzatmak doğru mudur? ; s.209/24 yiten: biten ; s.214/5 ideyimidin ; s.215/15 kılmayüb: kılmayup; s.216/14 dini: deyn-i ; s.218/2 kadıyye: kaziyye ; s.221/5 yâkîler tutdu: yakılar tutdı; s.224/16 ol aradan: ol aradan ; s.225/21 göçüreler: geçüreler, s.225/27 mizan şer1: mîzân-ı şer' ; s.226/6,7 yarındâsî: yanndası; s.227/1 Bedehşânî: Bedehşan'ı; 227/30 tun: ton (giysi) ; s.229/3(dipnot) tabâyi' hurûru: tabâyi'-i hurûru ; s.233/6 selâmet-berle: selâmet birle (ile) ;s.238/3 tabiat sükûnet: tabîat-ı sükûnet, s.238/5 edeb-berle: edeb birle ; s.248/5 haber hal: haber al; s.251/2 hâlesi oğlu: halası oğlu ; s.251/13 dûşenbe: düşenbe; s.255/3 âşigâne: âşıkâne, s.255/14 sefer-i: sefer.