Journal Name:
- Turkish Studies
| Author Name | University of Author |
|---|---|
Bookmark/Search this post with
Abstract (Original Language):
Hayat geniş anlamıyla uzun ya da kısa bir yolculuktur. Bu serüvende insanlar çeşitli
vesilelerle yan yana yürürler. Bazen bu bir ideolojik yola çıkış, bazen meslektaşlık, kimi zaman da
onu aşacak şekilde daha dar ama pek çok şeye birlikte bakabilme fırsatı sunan çalışma imkânıdır.
Sonuncusunu büyük oranda kaderle izah etmek lazım. İşte Filiz Kılıç’la yirmi beş yıla yaklaşan
bilimsel yol arkadaşlığını bu sonuncu kategoride değerlendirmek gerekir.
Benim Ankara’ya geldiğim ilk yıllar. 1988 yılının sonu ya da müteakip yılın başı. Milli
Eğitim Bakanlığı’nda müşavirim ve Beşevler’de Yayınlar Dairesi Başkanlığında yeni yayın
projeleri ile uğraşıyoruz. Erzurum’dan meslektaşım Dr. Pakize Erciş ile genç bir hanım beni
ziyarete geldiler. Pakize Hanım, Filiz Kılıç’ın Gazi Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Türk Dili
ve Edebiyatı bölümü asistanı olduğunu ve Eski Türk Edebiyatı alanında doktora yapmak istediğini
söyledi. Ardından gelişmeler birbirini izledi, ben adı geçen bölüme doçent olarak atandım ve
böylece birlikte çalışmalara başladık.
Akademik hayatta olduğum kısa sayılacak dönemde bakış açılarımı hep çağdaş prensipler
üzerine kurmaya çalıştım. Bu yüzdendir ki özellikle lisanüstü tez çalışmalarını verirken rastgele ve
çeşitli konular dağıtmak yerine birebir yararlı olabileceğim, sonuçta da bazı temel neticeler elde
edebileceğim alanların çalışılmasına özen gösterdim. Düşüncem birbirini tamamlayan konular
bütünlüklü bir yapıya kavuşunca da bunların sonuçlarının kamuoyu ile paylaşılması şeklinde idi.
Her ne kadar sonuncusunu gerçekleştiremedi isem de örneğin XVI. yüzyıl tezkirelerinin tamamı bu
şekilde teze dönüştü. Bazı nazım şekilleri ve türler için de aynı şeyler söylenebilir.
Kılıç’la ilk konuşmamızda kendisinin Âşık Çelebi Divanı üzerine bir yüksek lisans tezi
yaptığını öğrenmiştim. İş doktoraya gelince niye Âşık Çelebi Tezkiresi’ni düşünmediğimizi
sordum. Âşık Çelebi Tezkiresi, ya da daha doğru adıyla Meşairü’ş-şuarâ, Türk edebiyatının en
dikkate değer tezkiresi idi ama aynı zamanda da bir demir leblebi özelliği taşıyordu. Nüshaları
çoktu ve benim kanaatime göre bu alanda yeni bir şey yapmalıydık. Bu yeni şey, kısmen kendi
doktora tezimde denediğim ve daha sonra elde ettiğim bilgilerle kendimi yetkin saydığım edisyon
kritik yöntemi olmalıydı. Ülkemizde H. Ritter ile başlayan bu gelenek o güne kadar az sayıda
mütekâmil örnekle temsil ediliyordu. Bizden önceki kuşak büyük oranda alanda bilgiyi
önemsiyordu ama yönteme aynı hassasiyeti göstermiyordu. Biz bu eksikliği de giderecek bir
çalışma niyeti ile yola çıktık ve adı geçen tezkirenin otuz civarındaki nüshaları teker teker masaya
yatırılarak değerlendirildi. Oradan bir şecere çıkarıldı. Bu şecerelerin kol başları belirlenip
kullanılacak nüshalar olarak belirlendi ve metin neşrine başlandı. Sadece birinci kısım için harcanan emek yaklaşık bir buçuk yıldı ama elde edilen tatminkâr sonuç bu emeğin boşuna olmadığını bize gösterdi.
FULL TEXT (PDF):
- 1
1-2